Belediye otobüsüne bindiğimde yılın ilk denizine dalmayı aklıma koymuştum. İsterse soğuk olsun umurumda bile değildi. Şekerci dükkânına girmiş çocuklar gibi olurum ben denizi gördüğümde. Elim ayağım dolanır, hangi kavanozdaki şekerden başlasam telaşı içinde sendelerim. Yoo, uzağında değilim ben, hep bu kıyı boyu dolanırım. Zaten yaşadığım yer de Alanya… Ama bu zapt edilemez deniz görme arzum, aşkı yanındayken bile onu özleyen âşık misali sarar beni.
Tepemdeki kırmızı düğmeye bastım, otobüs durdu. Alanya’da şehrin her noktasında denize girebilirsiniz. Ben sadece sevdiğim kıyılarından kucaklamak isterim denizi. Kumsala iner inmez deniz terliklerimi çıkarıp elime aldım. Yalınayak kumlara basa basa kıyıya kadar indim. Havlumu yere serdim ve oturdum. Dalgaların sesine kendimi bıraktım, hafta boyu yaşadığım saçma sapan her şeyi ama her şeyi fırlatıp attım. Denizden esen tuzlu yosun kokusuna bıraktım kendimi, kumları avuçladım, sırtüstü attım kendimi kumlara, gökyüzündeki bulutları seyrettim. Ben bulut denizinde kaybolurken kulağımda dalga sesi, burnumda yosun kokusu…
Böyle ne kadar kaldım bilmiyorum. Dalgaların kumlara her geliş gidişinde yuvarlanan çakıl taşlarının ve kumların çıkardığı sesin doğanın en güzel müziği olduğunu düşünerek yavaşça doğruldum. Bir ayinin ortasındaymışım gibi koştum ve balıklama daldım derinliklerine. Deniz mavi ben maviydim artık. Suyun içinde gözlerimi açtım, dibe doğru yollandım, kumları avuçladım, kayaları seyrettim nefesim bitene kadar deniz mavi ben maviydim artık. Başımı sudan çıkarıp Alanya Kalesi’nin uzaktan bana bakan siluetine bir “merhaba” dedim ve yeniden gömüldüm denizin şiirine.
Çocukluğumda da böyleydi bu. Gün boyu dalgalarla oynar, kayalıklarının üstünde seke seke gezer, denizkestanelerini saatlerce seyreder, şeytanminarelerini, deniz boncuklarını, iri çakıl taşlarını, Dimçayı’nın dağlardan sürükleyip getirdiği ağaç kabuklarını, sarhoşların içtikten sonra attığı şişelerden kopan cam kırıklarının kumlanmış, matlaşmış birer deniz boncuğuna dönmüş kum camlarını, değişik dal parçalarını bir hazine avcısı gibi teker teker toplar cebime doldururdum. Annem “hadi gidiyoruz” diye seslendiğinde “bir kez daha dalayım” der ve kendimi defalarca derinliklerine, denizin yumuşacık kollarına bırakır bir türlü çıkmayı istemezdim.
Benden umudunu kesmiş bir şekilde annem kumsaldaki her şeyi toplar yola koyulur ben de peşinden seğirtirdim. Şimdi ne zaman deniz kıyısına atsam kendimi, denizin kollarına bırakıversem hayatımı her şey ama her şey boyut değiştirir. Ben artık ben değil, mavi bir renk olur akarım hiçliğe.
Bütün kimliklerimden birer birer soyunur, her birini ardımda bırakır, ağırlığından kurtulmuş bir yük hayvanının tez canlılığıyla, önce şaşkın sonra hoplaya zıplaya kırların keyfini çıkarırcasına koşması gibi ben de tüm kimliklerimin ve hayatın bana dayattığı bütün davranış kalıplarının hepsinden kurtulmanın coşkusuyla dalarım balıklama hayatın şiirine…
Kaynak: turkmag.com














